Türkiye rejimlerin değil bölge halklarının yanında

27 Haziran 2011

CUMHURBAŞKANI BAŞDANIŞMANI ERŞAT HÜRMÜZLÜ ‘ARAP BAHARI’NI DEĞERLENDİRDİ

Hürmüzlü: Türkiye kimsenin içişlerine karışmıyor. Suriye’de ne olacağına Suriyeliler karar verir. Türkiye her zaman “biz bölgede hiçbir rejimin yanında değiliz, karşısında da ama halkların yanındayız” diyor.

Tunus’ta başlayan halk hareketleri birkaç ay gibi kısa bir sürede tüm Arap coğrafyasına yayıldı ve soğuk savaş döneminden kalma diktatörlükleri, totaliter rejimleri sarstı, yıktı, yıkıyor. Fakat on yıllar boyunca tüm sistemini, halkına karşı kendi iktidarını korumak üzere inşa etmiş olan devlet başkanları da direnişte. Akan kan ve gözyaşı Türkiye’yi çok üzüyor. Arap Baharı artık Türkiye’nin sınırında. Türkiye, iç karışıklıktan, şiddetten kaçıp kendisine sığınanları şefkatle kucaklıyor, komşuluk ve insanlık görevini yerine getiriyor. Şu an 12 bine yakın Suriyeli Hatay ilinde yeni kurulanlarla birlikte sayıları altıyı bulan çadırkentlerde konaklıyor. Türkiye tüm kurum ve kuruluşlarıyla, sivil toplumuyla şefkat elini uzatıyor. Geçen hafta içinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla çadırkentleri gezen ve kendisine bir rapor sunan Cumhurbaşkanı’nın Ortadoğu Başdanışmanı Erşat Hürmüzlü ile Suriye’den hareketle Ortadoğu’da yaşananları ve olasılıkları konuştuk. Hürmüzlü de kendi ülkesinde şiddettin acısını yaşamış bir Kerküklü.
Uzun yıllar Suudi Arabistan’da bulunan, Abdullah Gül ile de burada tanışan Erşat Hürmüzlü’nün, Arap dünyasında siyasileri, akademisyenleri, entelektüelleri ve işadamlarını kapsayan geniş bir dost çevresi var. Edebiyatçı yönü ve Irak Türkmenleri üzerine yayınlanmış eserleri de bulunan Hürmüzlü, Arap basınını yakından takip ediyor. 2008’den bu yana da Çankaya’da görevli.

 Tunus’ta başlayan, domino etkisiyle gelip sınırlarımıza dayanan “Arap Baharı”nın, bu büyük halk hareketlerinin şimdi olma nedeni ne sizce? Bunu getiren ne oldu?  
Bir yerden düğmeye mi basıldı diye başka platformlarda da soruluyor ama ben bunu bölge halklarına hakaret olarak görüyorum. Bunlar sanki miskin insanlar, biri geldi, kalkın sokaklara dökülün dedi.

 Ben böyle bir vurguyla sormadım ama. Nedene dair yorumunuzu öğrenmek istedim.  
Olay şu: Bazen rejimlerde hatalar olur. O hataların ismi değişiktir. Tunus’ta Leyla Tarablusi Hanım olur, Mısır’da Ahmet Ezz olur, Cemal Mübarek olur, Suriye’de yahut Yemen’de başka olur. Fakat bu hatalar öfke doğurur. Öfkenin çok fazla olması patlama yapar, tıpkı düdüklü tencere gibi. Havalandırma yapılırsa patlama olmaz. O havalandırma yani kapağın açılması demokrasidir. Fakat öfke bir yerde basılı kalırsa patlama olur. Şu an böyle bir patlama oluyor. Patlamanın, öfkenin önüne geçmek için gerekli olanların başında basın özgürlüğü var. Cumhurbaşkanımızın da söylediği gibi “özgür basın liderlerin hata yapmasını önler”. Birincisi bu, ikincisi demokrasi. Ben bunu Arap dostlarımıza da söylüyorum. Ya askeri darbelerle veya oğla nakletmekle veya halkın sokağa dökülmesiyle olması, sezaryendir. Normal doğum, sandıktan çıkan neticedir.

 Türkiye de defalarca sezaryen oldu.  
Evet, bu hatayı biz de yaptık, demokrasi kesintiye uğradı, askeri müdahaleler darbeler oldu fakat biz her zaman sandığın namusunu koruduk. Mısırlı bir entelektüel şunu söyledi bana: “Son seçimi dikkatle izledim, muhalefet partisinden de, Meclise girmeyen partilerden de herhangi bir itiraz sesi çıkmadı”. Kimse bunu söyleyemez çünkü biz her zaman sandığını namusunu koruduk”. İşte tabi doğum böyle olur.

 ARAPLAR BERLİN DUVARI ŞİMDİ YIKIYOR  Arap rejimleri Soğuk Savaş döneminden kalma, benzerleri çoktan tarih oldu ama Arap ülkelerinde bu rejimlerin bu kadar uzun süre hayatta kalmasının nedeni ne?  
Soğuk Savaş bitti, Berlin Duvarı yıkıldı ama Arap dünyası bunu çok geç algıladı. Bir takım rejimler sezaryen doğumla devam ediyordu. Soğuk Savaş dönemi ve öncesinde iletişim kısıtlıydı. Bir yerde bir şey olur ama siz bilmeyebilirdiniz. Şimdi televizyonlar, uydular facebook’lar tweeter’lar insanların birbirinin günlük hayatlarına girmelerini temin etti, dolayısıyla bu sosyal iletişim genel meselelerin de ele alınmasını sağlamış oldu. Böyle olunca Berlin Duvarı bu bölgede tekrar yıkıldı.

 SAYIN GÜL 2003 YILINDA SÖYLEMİŞTİ  Türkiye buna hazırlıksız mı yakalandı, olası gelişmelerin ne kadar farkındaydı Türkiye?  Sayın Cumhurbaşkanımız bunu 2003 yılında Tahran’da İslam Konferansı Örgütü’nün zirve toplantısında dile getirdi. Dedi ki “Evlerimizin içini düzenlememiz gerekir. Bunu yapmadığımız takdirde ya halk kalkar bunu yapar veya dışarıdan bir müdahale olur”. Bunu her zaman söyledi. Sözleri yayınlandı. En son Oxford Üniversitesi’ndeki konuşmasında da, daha Tunus meselesi başlamadan söyledi. Suriyeli kardeşlerimize de söyledik, başka kardeşlerimize de. Liderlerimiz İslam ve Arap âlemine bunu hep söyledi. Ancak Berlin Duvarı’nın kendiliğinden bir daha yıkılması için millet sokağa döküldü, hakiki taleplerini ortaya koydu.   BİZ ROLE TALİP DEĞİLİZ ROL BİZE TALİP  Kendini öyle konumlandırmasa da bu coğrafya için Türkiye, bir model ülke. Müslüman ve demokratik bir ülke olmasıyla, büyüyen ekonomisi, kendine güvenli iç ve dış politikasıyla, AB ile müzakere ediyor oluşuyla, liderlerinin duruşuyla özendirici bir etkisi olmuş mudur Arap halkları indinde?  
İlham kaynağı olabilir. Bir model olarak Türkiye kendini hiçbir zaman takdim etmedi, bir role de talip olmadı. Ben Arap gazetelerine konuştuğumda onlara hep bunu dedim; “Biz role talip değiliz, rol bize talip”.

 Anlamadım.  
Rol bize talip çünkü coğrafyayı da tarihi de unutmamız mümkün değil. Böyle bir bölgede yaşıyoruz. Bu insanlar bizim dostlarımız kardeşlerimiz. Ancak Arapların Avrupalı Türkiye’ye bakışı ile Avrupalıların Ortadoğulu Türkiye’ye bakışı değişti. Şöyle: Biz NATO ülkesiyiz, OECD ülkesiyiz. 17 sene önce Avrupa ile gümrük muafiyeti anlaşmasını yapmış bir ülkeyiz. AB ile kararlı bir şekilde müzakere ediyoruz. Ancak Türkiye’nin hüviyeti Avrupalı mı diye sorgulayanlar oldu. Ama bir taraftan da Avrupalılar bize baktı dedi ki: Türkiye İslam Konferansı örgütüdür, Arap Birliği’nde gözlemci üyedir. Arap Körfez ülkeleriyle stratejik anlaşma imzalayan bir ülkedir. Hatta Afrika Birliğinde gözlemcidir. Acaba Türkiye bir Ortadoğu ülkesi midir?

 TÜRKİYE İLHAM VERİYOR  Sonra?   
Sonra her iki taraf, şöyle bir şey keşfetti. Türkiye’yi ideolojik veya coğrafi bir şeylerin içine hapsetmek mümkün değil. Türkiye bizatihi Türkiye’dir. Bunu öğrenince iki taraf da artık Türkiye’nin konumunu gördüler. Onun için bence Türkiye bir köprü de değil, batı ile doğu arasında. Köprü iletken olur, nakil vazifesi görür. Hâlbuki Türkiye üç bin senenin üzerindeki medeniyetleri özümsemiş, bir laboratuar gibi yoğurmuş ve ortaya Türkiye gibi bir ülkeyi çıkarmış bir olgudur. Bunu herkes anladı ve bu benim için nasıl bir ilham kaynağı olabilir, nasıl istifade ederim, dedi. Batı da, doğu da bunu bu şekilde düşündü.

Doğudan batıya geçmek normal bir seyirdir. NAFTA, AB’den önce AET döneminde dünyanın merkezi sanki orada kuruluyordu. Ama şimdi saatin akışı gibi, zaman da şarka, doğuya doğru akıyor. Mesela Çin çıkıyor ortaya, Hindistan… Türkiye ortada yükseliyor. Artık dünya küçük bir köye dönüştü ve hepimiz birbirimizden nasıl istifade ederiz, diye bakılıyor. Bu da en doğrusudur. 

 BÖLGE HALKLARI KARDEŞİMİZ Türkiye’nin bölge politikası sıfır sorun politikası. Bunda bir aşama da kaydedildi. Ortak bakanlar kurulu toplantıları yapıldı, vizeler kalktı, işbirliklerine gidildi vesaire. Fakat artık bu bölgede sınırlara dayanan halk hareketleri, geciken demokrasi ve kaotik bir durum var, yani büyük sorunlar var. Sıfır sorun politikası mevcut rejimlerle yürütülüyordu, şu durumda Türkiye’nin bölge politikasının çökme tehlikesi var mı? 
Ben hükümet veya iktidar adına konuşacak durumda değilim ama elbette bu bir devlet politikasıdır. Ve devlet politikası olarak; şu söyleniyor: “Biz bu bölgede her hangi bir rejimin yanında değiliz, aleyhinde de değiliz. Biz halkları dinliyoruz. Türkiye politikasının en önemli meziyetlerinden birisi, çok iyi bir dinleyici olmasıdır. Başkalarının gereksinimleri nedir, onları da anlamasıdır ve hitap şeklini ona göre, zikzak yapmadan, prensiplerine sadık kalaraktan göstermeye çalışmaktadır. O bakımdan halklar her zaman rejimlerin önünde olur, bu konularda. Bu bakımdan bizim hükümetimizin, devletimizin, rejimimizin şu devletlerde şu rejimler çökerse ilişkilerimiz çöker gibi bir endişesinin olmaması gerekir. Çünkü biz Suudi Arabistan, Irak, İran, Suriye halkıyla, halk olarak da bu kadar yakın hissediyoruz birbirimizi. O bakımdan böyle bir endişeye lüzum yok gerçekten.

 YENİ OSMANLILIK YOK, BÜYÜYEN TÜRKİYE VAR  Son yıllarda Türkiye’nin siyasi ve ekonomik açıdan büyümesinin, Osmanlı çınarının gölgesinin düştüğü yerler başta olmak üzere bu coğrafyaya olan düşkünlüğünün bir sonucu olarak Türkiye’ye “Yeni Osmanlı” tanımı getiriliyor, en çok da Batı tarafından. Hatta Osmanlı haritaları yayınlanıyor, bir tür korku yayılıyor. Siz bunun neresinde bir haklılık payı bulursunuz?   
Bir defa “Yeni Osmanlılık” gibi veya Türkiye’nin bir liderlik konumuna talip olması konusunu bizim siyasilerimiz her zaman reddetti. Bazı teorilerde, kitaplarda bunlar çıktı fakat siyasilerimiz siyaset arenasında bunu hiç telaffuz etmedi hatta reddetti, her zaman. Biz diyoruz ki, “bu bölgede olan devletler egemen devletlerdir, eşit devletlerdir. Bizim kendilerini eşit mesafede gördüğümüz, egemenliklerine ve hususiyetlerine saygı duyduğumuz devletlerdir”. Türkiye hep böyle baktı. Türkiye için aksi mümkün değil. Ancak, Türkiye’nin rolünün çok fazla büyümesi nedeniyle, sadece Ortadoğu’da, İslam âleminde, güney doğu Asya’da, Balkanlarda, Orta Asya’da ve Afrika’da değil Avrupa’da da soru işareti oluştu bazı insanlarda, acaba Türkiye nereye gidiyor, diye. Ancak iyi okumalılar bu konuyu. Dediğim gibi Türkiye bizatihi Türkiye’dir, bir olgudur ve bundan, Türkiye’nin tecrübelerinden herkes istifade edebilir, bunu isteyen olursa Türkiye bunu memnuniyetle yapıyor. Fakat Türkiye hiç kimseye herhangi bir rolü empoze etmiyor. Biz çocuklarımızın, torunlarınızın istikbalini temin edebilecek şekilde kendi bahçemizi ekiyoruz. Çok güzel düzenliyoruz bahçemizi ama etrafına yüksek duvarlar örmüyoruz, başkasının görmesini, bundan istifade etmesini engellemek için özel bir çabamız yok. Bunu görüp de “bizde de böyle olsun” diyenlerle Türkiye tecrübelerini paylaşıyor. Ama hiçbir zaman bahçenizi siz de böyle ekin, demiyor.

 KISKANANLAR OLABİLİR  Peki, neden yanlış anlaşılıyor Türkiye?  
Çünkü Türkiye’nin rolü çok büyük. Ekonomik siyasi olarak, bu meselelere bakış tarzı olarak bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük bir atılımı yapmış olmasından rahatsız olmuş olabilecekler olur. Kıskananlar da olabilir, gıpta edenler de olabilir. Tüm bunların karışımını bir araya getirebilirseniz, o zaman Türkiye’ye bakış o olabilir. Türkiye bir ilham kaynağı olabiliyor.

 SURİYE HALKI TATMİN OLUR MU?  Bugün ülkesinde halk demokrasiye geçilmesi talebiyle sokaklara dökülmüşken Beşar Esad halkına karşı silah kullanıyor. Bir açıklama da yaptı ancak Suriye’de kriz düşer mi, derinleşir mi?  
Bu her şeyden önce Suriye halkının kararıdır. Biz kimseye rol biçmiyoruz, tecrübelerimizi paylaşıyoruz. Bizim lider kadromuz her zaman Suriye ile bu konuları konuştu, kardeşçe, dostça yaklaşarak birikimlerini paylaştı. Başkan Beşar Esat’ın konuşmasında pozitif konular var, reform yapmaktan bahsediyor. Bizim insanlarımız da reform yapılsın diyordu, örtüşüyor onunla. Ama uluslar arası camia olarak, ben kendi şahsi perspektifimden bakınca da diyorum ki, vaatlerden çok kararlar önemlidir, zamanlama açısından. Şu reformu yapıyoruz, öncülüğünü biz yapıyoruz deyip hemen başlasalardı… Bir zamanlar Suriye anayasası değiştirildi, bazı maddeleri belki 15 dakika içinde. Şimdi beş aydan, sekiz aydan, diyalogdan bahsediliyor, bu, Suriye halkını ne kadar tatmin edebilir?

 İÇİŞLERİNE KARIŞMAYIZ  
Ama bunda da bizim fikir beyan etmemiz doğru olmaz, Suriye halkının karar vermesi gerekir. Suriye halkının en iyi şekilde karar vereceğini düşünüyorum, Suriye’nin güçlü konumunu tekrar elde etmesi için işbirliği yapmasını bekliyorum. Biz her zaman diyalog önemlidir dedik. Şiddet, kan akıtma, orantısız güç kullanmaya tevessül etmek hiçbir zaman iyi netice getirmez. Diyalogla, halkı dinlemekle bu kaostan çıkar Suriye. Suriye bizim için çok önemli bir ülke, Suriye halkı bizim için çok değerlidir. Dostumuzdur, kardeşimizdir. Onların gözyaşı bizi üzüyor, onların acısı bizi acıtıyor. Yoksa Suriye’nin içişlerine karışma gibi bir durum hiçbir zaman olmamıştır.

 1940’LARIN HİTAPLARI YANILTIR  Bir çeşit hayal kırıklığı da yaşıyor mu Türkiye? Suriye çok yalnızken ve Amerika’nın tehdidi altındayken, başka sıkıntılı dönemlerinde Türkiye hep Suriye’nin yanında oldu, yakın işbirliği yaptı, ortak çalışmalar yaptı, tavsiyelerde bulundu, yanında oldu Suriye’nin. Türkiye-Suriye ilişkileri tarihinin en parlak dönemini yaşadı. Suriye’de de bir şeyler değişecek gibi bir hava da esti, sanki demokrasiye doğru bir evrilme de vardı. Ama son gelişmeler bize gösterdi ki Suriye rejimi kendi halkına şiddet uyguladı, uyguluyor! Bu bir şaşkınlığa, hayal kırıklığına yol açtı mı Türkiye’de?  
Beklentiler değişik olabilir. Bizim ülkemiz hep Suriye’de sorun yaşanmasın, izole edilmesin, halkıyla barışık vaziyette olsun diye hep istiyordu. Ancak meseleye bakış tarzları değişik olabilir. Bir misal vereyim. Geçenlerde yabancı bir televizyon benimle görüşüyordu, Suriyeli bir entelektüelle de görüştü. O dedi ki “Biz bu tutumları hiç sevmiyoruz, istemiyoruz. Kimse bize bir şey söyleyemez, nasihatte bulunamaz. Bizim lider kadromuz 50 senedir Beyaz Saray’a gitmemiş, onlar bize gelir, dolayısıyla kimseye ihtiyacımız yok, başkasının bize ihtiyacı var”. Bana bu sorulduğunda dedim ki “Kimsenin Suriye’ye bunu yap deme yetkisi yok. Suriyeliler karar verecek. Ama bu 1940’lar 1950’ler hitaplarını lütfen terk edelim. Beyaz Saray’a gitmeniz gerekirse gidin. İnsanları dinlemeniz gerekirse dinleyin. Uluslar arası camiaya kulak verilecekse kulak verin. Artık 21. yüzyılda yaşıyoruz. İnsanlara bu eskimiş hitaplarla seslenmemiz, kendimizi ikna etmemiz doğru olmaz”.

 ANLAŞMALAR BOZULURSA ONLAR KAYBEDER  Suriye başta olmak üzere diğer ülkelerle de Türkiye’nin bazı ortaklıkları, ortak projeleri vardı. Bunların akıbeti ne olur?  
Projelerin iki tarafı vardır ve karşılıklı çıkar güder. Her iki tarafın halkının refahı için yapılacak projelerdir. Birisi bunu veto ederse kendisine zarar verir en fazla. Bunlar devletlerle olan projelerdir. Benim bildiğim kadarıyla insani açıdan meseleye bakışlarımız ile öteki ilişkilerimiz birbiriyle çok fazla bir bağlantısının olmaması gerekir. Sadece Suriye ile değil bütün ülkelerle meseleye bu şekilde bakılmaması lazım.

 TÜRKİYE ZİKZAK ÇİZMEDİ, İLKELİ DAVRANDI  Türkiye’nin Arap Baharı diye adlandırılan bu coğrafyadaki halk hareketleriyle ilgili tutumunda farklı farklı davrandığı, Mısır’a farklı, Libya’ya, Suriye’ye farklı konuştuğu, geç konuştuğu, kendi ilkeleri ve söylemleriyle ters düştüğü yönünde eleştiriler de yöneltildi, malum. Değerlendirmeniz ne? 
Bence Türkiye her zaman çok ilkeli davrandı. Orada olan hadiselerde şöyle bir şeyi öngördü daha önceden;  “Bir dış müdahale olacak ve Libyalılar zarar görecek”. Bunu nasıl önleriz, diye baktı. Başka bir yerde dış müdahale değil içeriden bir takım hadiseler olacak, rejim buna iyi bir cevap vermezse halk ülke yara alacak. Meselelere böyle baktı ve öyle hitap etti. Zaten bugün Türkiye’nin tutumunu eleştiren Libya’nın içinde ve dışında olan bazı güçler dönüp de Türkiye’nin gerçekten doğru ve ilkeli hareket ettiğini söylemeye başladılar. Türkiye her zaman sabitlerini, prensiplerini, çıkarlarını öncelikli tutmuştur. O bakımdan bir zikzak çizmemiştir. Mısır’da da Suriye’de de Libya’da da öngörülü davrandığını söyleyenler çoğalıyor eleştirenlerden fazla.

 ÇÖZÜM SANDIĞIN NAMUSUNU KORUMAKTA  Suriye, Libya ve Yemen gibi çöküyor ama oraya benzemeyen yanları da var. En başta komşumuz. Nüfuslarımız akraba, Kürt meselesi gibi Türkiye için zaten ağır olan meseleyi ve ekonomimizi etkileme riski yüksek. Süreç olumsuz ilerlerse nasıl etkileniriz?  
Ben diyorum ki çözüm demokrasidir. Eğer şiddete teröre yönelmeden demokratik hakları kullanma meselesinde bir uzlaşı oluyorsa toplumların içinde, o zaman mesele kalmıyor. Dolayısıyla biz demokratik sistemimizi ciddi şekilde koruduğumuz müddetçe başka ülkelerde, başka Saiklerle, gerekçelerle etkenlerle olmuş olan hadiselerden endişe duymamıza gerek yok. Çünkü kendi evimizin içini çok iyi düzenlememiz gerekiyor. Evimizi düzenleyip demokratik normlara göre hareket ettiğimiz zaman, teröre şiddete yönelip de bunu meşru siyasi toplumsal taleplermiş gibi gösterenler açık veriyor. Çünkü demokrasi her şeyden önce buna hükmeder. Biz en kötü durumlarda, demokrasi inkıtaya uğradığında bile sandığın namusunu koruduk. Mesela son seçimde, buyursun uluslar arası gözlemciler gelsin seçimleri gözlesin dedi Türkiye. Kendisi davet etti. Bu iç güveni gösteriyor. Bu güveni kazanınca, sorunlar masaya getirilir ve konuşulur, silahla şiddetle tehditle değil.

 DEMOKRASİ PASTADAN PAY KAPMAK DEĞİLDİR Bölgede aslında Arabistan-İran çekişmesi yaşanıyor yorumları yapılıyor. Coğrafyada bir etnik yahut mezhep kavgası, iç savaş tehlikesi var mıdır sizce?  
Bunun çözümü de demokratik normlardır, demokrasi ciddi şekilde özümsenmişse mezhepsel dini etnik meseleler ön plana çıkmaz. Herkesin yönetime katılması demokratik bir haktır ama bazı insanlar geçiş süreçlerinde bunu başka yönden aldılar ve demokrasiyi herkesin mutlaka bir hisse alması sandılar. Dolayısıyla sanki pastayı bölüşmek gibi anladılar. Evet, herkesin o pastadan pay almak hakkıdır ama kendi hakkıyla, zaten seçimler bunun için olur. İnsanlar kime güveniyorsa ona oy verir. Fakat durun bakalım bu pastadan şu mezhebe şu kadar, şu etnik gruba bu kadar, olursa o hisseleşme oluyor, demokrasi değil. Demokrasi katılımdır, pay kapmak değildir. Katılım, pastayı yapmak demektir, bölüp götürmek değildir.  

 AKAN KAN BİZİ ÇOK ÜZÜYOR Demokrasinin içselleştirilmesine ve doğru anlaşılmasının önemine vurgu yaptınız. Sizce bu coğrafya demokrasiyi bu şekilde algılamanın neresinde? 
Herkesin bir hususiyeti vardır. Ben size Ürdün kralı Kral Abdullah bin Hüseyin’in bir sözünü aktarayım: “Bazı bölgelerde değişimler olur. Bunun için ter akar. Bazı bölgelerde ter ve gözyaşı akar. Bazı bölgelerde ise ter, gözyaşı ve kan akar”. Bazı ülkelerde ülkeyi kurmak için çalışmalar yapılmış ter akıtılmış ve halk da memnun. Buna diyecek bir şey yok. Bazı yerlerde insanların talepleri olmuş, gözyaşı dökülmüş ama çalışılmış da. Buna da bir şey diyemem. Ama bunlara kan karışıyorsa, o hepimizi üzer. Bir toplumun katmanları, karşılıklı gelip birbirinin kanını döküyorsa veya bir rejim kendi halkının kanını döküyorsa veya bir halk kitlesi rejimi değiştirmek için o rejimin başındakilerin kanını akıtmak zorunda kalıyorsa o zaman üzülüyoruz. Çok çalışalım, ter dökelim ama beraberce demokrasimizi istikbalimizi yapılandıralım, diyorum.

 ARAP HALKLARI BAŞBAKANI ANLADI Başbakan 12 Haziran akşamı balkon konuşmasında şu anda gözyaşı ve kan da akıtılan bölge ülkelerinin başkentlerini de saydı, Ankara kadar bu şehirler de kazandı dedi. İstikrarlı Türkiye ile kaotik bir süreç yaşayan bölgenin kaderini mi ortaklaştırdı Başbakan böyle söyleyerek? Arap dünyası bunu fazla mı cömert buldu?  
Gözlerden kaçan şu oldu, ben Ortadoğu basınını her gün dikkatli takip eden biri olarak söylüyorum: Orada bu konuşma çok iyi karşılandı çünkü şu algılamayı anlamalarını istedi Sayın Başbakanımız: “Oranın güçlü olması bizim güçlü olmamız, bizim güçlü olmamız da oranın güçlü olmasıdır. Bu bölgede hepimiz beraberce güçlü olursak barış olur güvenlik olur kalkınma olur. Bir yerin çok iyi bir neticeye iyi bir yere ulaşması başkalarının da zaferi olur”. Bunu çok iyi algıladı bölge halkı. 

 GÜL’E KARŞI BÜYÜK İLGİ SEVGİ VAR Özellikle “one munite” çıkışından sonra Başbakan bu coğrafyanın ortak lideri oldu, Arap sokakları Recep Tayip Erdoğan afişleriyle doldu. Sayın Cumhurbaşkanımızın da bölgeye karşı bir hassasiyeti olduğunu, sık ziyaret ettiğini, davet ettiğini, halklarla sıcak ilişkiler kurduğunu biliyoruz. Sayın Gül nasıl algılanıyor, karşılanıyor bölgede?  
Çok ciddi bir ilgi var bölgede. Sayın Cumhurbaşkanımızın hem konuşmalarına çok ciddi bir ilgi var. Hem de oraları tek tek ziyaret ederek herkesle görüşmesi, fikir teatisinde bulunması, ekonomik değerlere çok önem vermesi, tarih ve sosyal olaylara çok önem vermesi, tarihi kültürel canlılık için çalışmalara ön plana çıkarması nedeniyle çok büyük bir takdir topluyor.

 CUMHURBAŞKANIMIZ İYİ BİR DİNLEYİCİDİR 2008’den beri Sayın Cumhurbaşkanımıza Ortadoğu konusunda danışmanlık 2009’dan beri başdanışmanlık yapıyorsunuz. Nasıl bir çalışma arkadaşısınız?  
Bazen bana sorarlar, Sayın Cumhurbaşkanımızın çok meziyetleri var fakat en çok dikkatini çeken meziyeti nedir, diye. Diyorum ki, insanları dinlemeyi çok iyi biliyor. Tabi kendisi karar sahibidir ama insanları dinlemesini, başkasının olaylara bakış tarzını da görmeyi çok iyi bilen bir liderdir. Bu çok önemli ve mutlaka olması gereken bir meziyettir bir lider için.

 Alanınıza giren konularda, bizim bilmediğimiz ama sizin bildiğiniz, fark ettiğiniz özelliği nedir Cumhurbaşkanımızın?  
Mesela Arap ülkelerindeki konuşmalarında özel bir ayrıcalığı var. Liderlerle konuştuğu zaman yüz ifadesinden, henüz tercüme edilmeden ne söylendiğini anladığını görüyorsunuz. Ciddi ruhi ilişkilerde önemli bir etkendir bu. Bu sadece Arapça konuşan ülkelerde değil, başka ülkeler için de geçerli, ama bu bölge için özel olarak ben hep yanında olduğum için bunu çok müşahede ediyorum.

 DEVLETİN ŞEFKATLİ ELİ SURİYELİLERİN ÜZERİNDE  Siz Hatay’a Cumhurbaşkanımızın görevlendirmesiyle gittiniz, Suriyeli “misafirlerimizin” durumunu gördünüz, Sayın Gül’e bir rapor sundunuz…  
Sayın Cumhurbaşkanıma bütün gördüklerimi bütün detayları oradaki çalışmaların ciddiyetini arz ettim. Ve kendisi de memnun oldu bu çalışmalardan. Vilayetin, Kızılay’ın, Sağlık Bakanlığı’nın, Dışişleri Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın ve bütün sivil toplum kuruluşlarımızın bu konuda gösterdikleri hassasiyete bizzat şahit oldum. Mutlu döndüm ben. Orada daha çok ailelerle ve çocuklarla konuştum. Siyasetten uzaklar, rol yapmıyorlar, gerçek dilde meseleyi anlatıyorlardı. Onlara liderlik edenlerle de konuştum. Fikir alışverişi yaptım. Hepsinde gördüğüm olay, devletimizin şefkat eli onlara uzanmış ve bunun bilinci içindeler.

 SORUNLARIMIZI BM’SİZ KENDİMİZ ÇÖZMELİYİZ Libya için BM’nin müdahalesi çok sıcak bir gündem konusu olmuştu. Avrupa özellikle Fransa ve İtalya bu konuda pek cevval davrandı ama sonra BM Genel Sekreteri, iş ekonomik desteğe gelince o ülkelerin aynı derecede istekli davranmadığından şikayetçi oldu. Sonra gündem tavsadı, ilgi dağıldı ama Libya’da sular durulmuyor, Kaddafi satranç oynarken fotoğraf çektirip yayınlıyor ama insanlar ölmeye devam ediyor. Varlık nedeni bu gibi durumlara müdahale olan uluslar arası örgütlerin gevşekliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?  
Keşke uluslar arası müdahalelere gerek olmadan, başka ülkeleri sigorta şirketleri olarak görmeden ve keşke başka ülkeleri ve güçleri taşeron olarak meselelerimize katmadan kendi içimizde kendimiz çözsek. Bizim dahi insanlarımız var, çok hikmetli, çok akıllı insanlarımız, çok aksakallılarımız, çok cevval gençlerimiz var. Kendileri yapabilirler. Ancak birileri bu bölgede de parça parça kopukluk yaratmak istediler bir zamanlar. O kopukluğu gidermenin sorumluluğu da bize ait.

Ben Arap ülkelerinde çok uzun zaman yaşadım. Onlara bazen bizim âlimlerimizi yazarlarımızı sorarım.  Necip Fazıl’ı sorarım, Orhan Pamuk’u, Peyami Sefa’yı, Yaşar Kemal’i… sorarım. Bunları pek tanıyanlar yok. Ama Türk dostlarıma da soruyorum, Necip Mahfuz kimdir, Adonis, Tahir Vattar, Tayyip Salih kimdir, Nezzar Kabbani kimdir, diye. Bunları da pek tanıyan yok. Biz her zaman, bize dışarıdan hazır tabaklarla gönderilen UNESCO çalışmalarıyla iktifa etmişiz. Hâlbuki bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak birbirimizi tanımamız için çok daha fazla uğraş vermemiz gerekiyor. O zaman daha fazla yol kat etmiş oluruz. Biz yapmadığımız takdirde, dışarıdan müdahalelere kapı açmış oluyoruz. Uluslararası camiaların kararı olduğu zaman da o karara herkesin uyması gerektiği için bizim verebileceğimiz destek de kalmıyor. Özel olarak yaptığımız destekler olamıyor. Ben meseleye böyle bakıyorum. Bizim meselelerin çözümü burada bu bölgede barış anlayış içinde olmalı ve taşeronlara havale edilmemeli, diyorum.

 İKÖ YETERSİZ KALIYOR  İslam Konferansı Teşkilatı bu işlerin neredesinde, bütün bunlar olup biterken?  
İKÖ biliyorsunuz BM’den sonra en fazla üyesi olan örgüt. Büyük katkılarda bulunuyor. Bir bölgenin sesini iyi bir şekilde savunmak için iyi bir örgüttür. Birçok İslam ülkelerine İslam Kalkınma Bankası aracılığıyla da kredilerle destek olmaya çalışıyor. Ancak bu yeterli midir? Ben hiçbir zaman tatmin olmuyorum, her zaman daha iyisini yapabiliriz, buna ehiliz diyorum.

Star Gazetesi

Comments are closed.